Seviyor, sevmiyor
Kendi adıma, 2026'nın benzersiz bir dünya kupası olacağını düşünüyorum. Çünkü hayatımda ilk defa, kupaya bir ay kala sahadaki oyunu sabırsızlıkla beklemiyorum.
Dünya büyük bir değişimin içinden geçiyor. Henüz bu değişimin iyi mi kötü mü sonuçlanacağına karar veremiyorum. Çoğu zaman olup bitenler beni ümitsizliğe sürüklüyor, endişelendiriyor, hatta korkutuyor. Ama bazen de acaba dibi gördük de bundan sonrası yükseliş mi olacak diye düşünüyorum. Hatta bazen, olumsuz gelişmelerin olumlu sonuçları olabileceğini fark ediyorum.
Kendi kendime yaşadığım tüm bu çelişkilerin bir tarafında da spor yer alıyor. Okuduğum kitaplardan izlediğim filmlere ve dinlediğim şarkılara, hatta hayata bakışıma kadar her şey değişirken; benimle kalan, kimliğimin ayrılmaz bir parçası olan ve var olduğum sürece benimle var olacağını sandığım spor tutkumu kaybetmekten korkuyorum. Çünkü bir kısmını kaybettiğimi düşünüyorum. Daha net olmam gerekirse bahsettiğim şey aslında futbol sevgim.
Dünya kupası başlayana kadar mail kutunuza bu siteden pek çok dünya kupası yazısı düşecek. Hatta bu okuduğunuz da bir dünya kupası yazısı olacak. Sadece daha kişisel bir noktadan girmek istedim. Biraz içimi dökmek için, ama aynı zamanda benimle benzer hislere sahip başka insanlar da olduğunu düşündüğüm için.
Futbolla ilgili kaybettiğim ilk şey taraftarlık oldu. Üniversite yıllarında kombine bilet sahibi olan bir Fenerbahçeli’den, bütün sezon tek bir maç bile izlemeyen birine dönüştüm. Bunun nedenlerine uzun uzun girmeyeceğim ama bunları zaten tahmin edebilirsiniz.
Taraftarlıktan “kurtulmuştum” ama futbol izlemeye devam ediyordum tabii. Hem de deli gibi. Öğlen başlayıp gece yarısı sona eren hafta sonu maç maratonları sıradandı. Bu sağlıklı değildi, aslında pek eğlenceli de değildi. İki tane iyi maç izlemek için sekiz tane kötü maç izliyormuşum gibi geliyordu bazen. Ha, o bir-iki maç gerçekten başka hiçbir spordan alamayacağım bir heyecan veriyordu çoğu zaman ama yine de buna değmeyeceğine kanaat getirdim en nihayetinde. Şimdi izlediğim futbol şununla sınırlı: “denk gelirse.”
Katar 2022’de henüz futbol izlemekten bu kadar kopmamıştım. Ev sahibi ağzımda berbat bir tat bırakıyordu ama yine de kupa için heyecan duymaktan kendimi alıkoyamıyordum. Ne yazık ki izlediğim en iyi dünya kupası oldu. 1990 Dünya Kupası’nı da hatırlıyorum ama bilinçli şekilde ilk izlediğim 1994’ten beri, az değil, sekiz dünya kupasından bahsediyorum. Ne yazık ki diyorum çünkü 2022 Katar’ın her şeyden önce stadyum inşaatlarında öldürülen işçiler veya gerici anti-LGBTI+ politikalarıyla hatırlanması gerektiğini düşünüyorum.
Ama beterin beteri var. Dört yıl sonra Katar’dan bile berbat bir ev sahibiyle karşı karşıyayız. Trump ABD’si turnuvanın Kanada ve Meksika ile birlikte üç ev sahibinden biri ve, doğruyu söylemek gerekirse, birincisi. Toplam 16 ev sahibi şehrin 11’i ABD’de ve 104 maçın 78’i burada oynanacak.
2022’de futbol hâlâ hayatımda önemli bir yere sahipti ve her ne kadar ev sahibi beni rahatsız etse de hemen hemen her maçı izlemiştim. Hatta Japonya beni taraftarı bile yaptı. Şimdiyse futbolun hayatımdaki yeri bir hayli azaldı ve “acaba ilk defa bir dünya kupasını çok fazla maç izlemeden mi geçireceğim” diye kendime soruyorum. Cevap belki evet, ama belki de kupa başlayınca o gündemin içinde yine yerimi alacağım. Çünkü ne olursa olsun dünya kupasının büyüsünden kurtulmak kolay değil. En azından başlangıçta şans vereceğim sanırım. Tabii Japonya’nın maçlarını da izlerim.
Futbola ne kadar odaklanabileceğim bilmiyorum. Oyun beni kendine çekse de sürekli takip edeceğim başka şeyler olacak bu kupada. ABD toplumunun genel zihniyetinden pek hoşlanmasam da ciddi bir protesto kültürleri olduğunu kabul etmem gerek. Merak ettiğim şeylerden biri kupa süresince protestoların yaşanıp yaşanmayacağı, yaşanırsa hangi konularda ve nerelerde yoğunlaşacakları. Kupanın oynanacağı şehirlerin, özellikle batı yakasında olanların büyük çoğunluğu liberal ve progresif siyasetin ağır bastığı yerler. Seattle ve Los Angeles’tan bu konuda ümitliyim. Bağlantılı olarak, özellikle Latin Amerika ülkelerinin maçlarında Göç ve Gümrük İcra (ICE) memurlarının ırksal profilleme yaparak insanları gözaltına alıp almayacağı, eğer yaşanırsa, bu teröre karşı tepkinin boyutu da merakla takip edeceğim bir başka konu olacak.
26 Haziran’da Seattle’da oynanacak ve yerel organizatörler tarafından “Pride Match” (Onur Maçı) olarak dizayn edilen İran-Mısır maçı şu an en merakla beklediğim maç. Seattle Onur Yürüyüşü’nün düzenlendiği hafta sonunda oynanacak maç, LGBTI+ hareketinin doğuşu olarak kabul edilen 1969 Stonewall Ayaklanmaları’nın yıldönümünden iki gün önce gerçekleşecek. Maçta karşı karşıya gelecek iki ülke kutlamaların iptal edilmesi için FIFA’ya baskı yapıyor. FIFA, Katar’da LGBTI+ sembollerinin stada sokulmasını yasaklarken taraftarlardan “ülke kültürüne saygı” göstermelerini istemişti. Bakalım, aynı saygıyı İran ve Mısır’dan da talep edecek mi? Bu arada İran’ın, hiçbir haklı gerekçe olmadan kendisine saldıran ülkenin topraklarında futbol oynayacak olması da 2026’nın ne derece absürt bir kupa olduğunu kanıtlıyor.
Ne olursa olsun izleyicilere ve biz spor konuşup yazan insanlara çok fazla malzeme çıkaran bir kupa olacağından kuşkum yok. Bu belki sahada oynanan futbol sayesinde olur. Fakat belki de saha dışında yaşananlar futbolun ötesine geçer. Öyle görünüyor ki, dünya kupasından hâlâ bazı beklentilerim var. Sadece bu beklentiler artık yeşil sahada yaşananlar olmayacak.
Kapak Görseli: Human Rights Watch




